Haberde aşağı yukarı şöyle diyordu: “Eğer Singapur’a yolunuz düşerse, sakın Aurum’a gitmemezlik etmeyin!
Donatella Piatti
Dünya’da eşi benzeri olmayan bu mekanı ilk görenlerden olmanın şansını yaşadığınızı anlatarak eşi dostu şaşırtma fırsatı bulacaksınız! Mekanı gizemli bir karanlığa gömen karanlık ışıklar, otopsi tezgahlarını andıran mermer masalar ve orjinal (gerçek anlamında) tekerlekli sandalyeler! Şu sıralar dünya çapında ünlü pek çok şahsiyetin ilgi odağı olan Aurum Restorant’da, morg ortamında neşeli, marjinal bir gece yaşayacaksınız!”
İşta tam bu noktada, daha sonradan aktaracaklarıyla arkadaşlarını şaşırtmak için Singapur’da bir kaçamak yapacak parası ve zamanı olduğunu varsaydığımız birilerinin önüne yemek için ne koyduklarını merak ediyor insan! Ve işte.. morg restorantın mutfağı da meloküler gastronomikmiş!
Önümüze sürekli olarak yeni gastronomik stiller sunma eğilimi (üstelik bizi zaten hiç bıkıp usanmadan sürekli olarak yapmakta olduğumuz şeye; yemek yemeye teşvik etmek için!) son on yılda hayatlarımızda devrim yaratır oldu. Herşey fastfood’la başladı. Bu yeni beslenme şekli bizi, daima ve sürekli aktif, oradan oraya koşuşturan durdurak bilmeden üreten ve tüketen bireyler olmaya iten bir felsefenin eseriydi ve ayrıştıramadığımız tatların birleşiminden oluşan yiyeceklerimizi plastik tabaklarda, içi buz dolu devasa bardaklarda gelen, bir takım aromalarla tatlandırılmış gazlı içecekler eşliğinde, her lokmayı (mümkünse ayakta) çabucak boğazımızdan geçirerek yememizi sağlamak suretiyle hayatımıza heyecan katma iddasıyla çıkmıştı ortaya! Bu dönemin ardından, (gençlerin pek hoşuna gidip çoğunun tombul domuz yavrularına benzemesine sebep olan bu yeme şekline antidot olarak) fast food’un yarattığı stresi ve sağlıksızlığı suçlu gösterip, bize özümüze dönmemizi; sağlıklı ve sakin bir şekilde, yavaş çekim beslenmemizi tavsiye eden ‘slow food’ doğdu. Daha az şey yapmak, daha az ilgi alanına sahip olmak, hayatlarımızdaki tutkuları ve eğlenceyi yani yemek yapıp, hazırladıklarımızı sağlıklı bir şekilde, tadına vararak yiyip içmek ve sonra da koltukta uzanıp hazmetmek dışında her türlü aktiviteyi azaltmaktı mantık! Ve... doğru yolun hangisi olduğuna karar vermeye çalışırken bizi iştahsız küçük kuşlar gibi önümüze konulan tabaklardan son derece ve sadece artistik değer taşıyan yemekleri gagalatmaya çalışan nouvelle cousine geri döndü!
Aslında çok sevdiğimiz bildik lezzetleri unutturmak için tatların o uçsuz bucaksız dünyasına götürerek bizleri şaşırtma hırsının sonu yok tabii! Ünlü bilim ve gastronomi insanı Nicholas Kurti’nin kendisi gibi ünlü sözleri aydınlatıcı olur belki: “Venüs’ün yüzey ısısı hakkında hemen herşeyi bilmemize rağmen, suffle için doğru ısı hakkında çok az bilgimiz var..” Bir süre önce moleküler mutfak doğdu! Bu mutfak, hazırlanmaları sırasında geçirdikleri kimyasal değişimleri inceleyerek bilimsel yemekler hazırlamayı amaçlayan bir bilim dalı! Kısaca ve üstünkörü anlatmak gerekirse; azotta soğutulmuş puro tadında dondurmalar, şekerde pişirilmiş balık, çaylı çikolata, domatesli cips, sıvı mozzarella ve tatlı bir kapanış için leziz bir soğan ve acı biberli mango tatlısını sayabilirim size! Bu sonuncusu aynı zamanda kimyasal bir aroma olan c 7977 mango emulsion’un ilk kez kullanıldığı tatlı; aromanın tadı o kadar gerçek ki, tatlının içinde mangonun gölgesinin bile bulunmaması gerçeğini görmezden gelebiliyor insan! (Bu yeni mutfak ve saydığım şeylerin tatları merakımı cezbettiğinden hepsini denedim. Fena sayılmazlar! Ya da belki dünyanın en güzel manzaralı restoranlarından birinde; Como Gölü kıyısındaki Bellaggio’da, Grand Hotel Villa Serbelloni’nin restorantı Mistral’de yediğim için o kadar lezzetli geldiler bana.. Nasıl diyordunuz? Çiğ tavuk bile yiyip beğenebilirdim orada.)
Ve işte o noktadan itibaren birbirini takip eden çeşitli ‘food’lar: Functional food, biologic food ve son yenilik; nutraceutical food! Bu onuncusunun ne olduğunu anlamak için restorantına gitmek de gerekmiyor üstelik, çeşitli ürünleri süpermarketlerde de bulunabiliyor! Vitaminler ve çeşitli besleyici maddelerle zenginleştirilmiş besinlerden bahsediyoruz; yarı yiyecek, yarı ilaç tuhaf bir besin yelpazesi! Omega 3’lü süt ve yoğurt, menopozdaki hanımlar için soyalı ekmek, iyotlu tuz, kabızlık sorunu yaşayanlar için bilmemneli yoğurt ve tümör oluşumunu önleyici mucizevi flavonoidlerle zenginleştirilmiş şarabın içinde konserve edilen klasik, bir zamanlar doktoru uzak tutmaya yeten elma!
Efendim.. bu bilim kurgu tadındaki yazımın sonuç kısmında, modaya uydurmak bahanesiyle bizlere yedirdikleri bütün o iğrenç şeylere bir teselli niyetine Harbiye’deki Divan Lokantası’nda bir kaçamak yapmanızı tavsiye ediyorum! Büyük Usta İzzet Alparslan tarafından hazırlanan kadar harika bir patlıcan çorbası içmeyeli hakikaten çok uzun zaman olmuştu. Ya karamelize nar suyuyla tatlandırılmış favaya ne demeli? Balık da, muhteşem balkabaklı milföy tatlısı da pek lezizdiler ve inanmayacaksınız ama fiyatlar da son derece makuldü! Son derece şık ve yan masalarda oturanların konuşmalarını dinlemek ya da sesinizi duyurmak için boğazınızı tahriş etmek zorunda kalmadan keyifle sohbet edebileceğiniz bir mekan olduğunu da eklemek isterim!
|