İstanbul Goethe Enstitüsü’nün son derece anlamlı ve yerinde bir projesi geçtiğimiz günlerde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda, Yehudi Menuhin Salonu’nda nihayetlendi.
Müge İplikçi
“Gelecek, kültürlerin birleşmesiyle şekilleniyor” başlığı altında sayısız deneyimi bir arada buluşturan bir projeydi “Yollarda.” Daha resmi bir adı da var: Avrupa Edebiyatı Türkiye’de, Türk Edebiyatı Avrupa’da.
Kültürün dünya içerisindeki değer ve öneminin altını çizen bu cesur girişimde farklı ülkelerden yaklaşık elli yazar, sayısız müzisyen, fotoğrafçı ve film yapımcısı bir araya geldik. Öncelikle Türkiye’nin 24 ilinde gerçekleşen buluşmalara yurt dışından davet edilen yazarlar eşlik etti; ardından Avrupa’nın sekiz ülkesine Türkiyeli yazarlar konuk oldu. Tüm bu buluşmalar konserler ve sergilerle desteklendi. Dahası var: Bu gidilen yerlere kitaplar, dizüstü bilgisayarlarla donanmış gezici kütüphane niteliğinde bir otobüs eşlik etti hep. O illerdeki öğrenciler, büyük küçük herkes gezdi otobüsün içini. Konuk yazarların kitaplarını gördü, onların yazarlarıyla tanışıp sohbet etme şansını yakaladı.
Bu kuşatıcı deneyim esnasında şunları düşündüm: Yol bir vaattir. Değişmeyi ve dönüşümü göze aldığınız bir vaat. Bir risktir de. Değişirken belleğinizle yüzleşmeniz gerekebilir ve bu yüzden değişim zordur. Eskiyi yeniye taşımak; bu taşımayı gerçekleştirirken hatırlamakla unutmak arasındaki uçları bir kez daha gözden geçirmek.
Sanatın birleştirici gücü
İster modernitenin seyrine eleştirel bakalım, kısaca hâlâ ondan öğrenecek şeylerimiz olduğunu savlayalım, ister onun her alanının çürümüşlüğünü irdeleyecek postmodern bir görüşe sahip olalım, şurası aşikâr ki bugünkü yaşamın dinamiği neo-liberal politikaların muhafazakâr üslubu içerisinde akıyor. Irkçılığın dünyanın hemen her yerinde dolaylı ya da doğrudan kendini var ediyor oluşu bunu kanıtlıyor. Dine, dile, etnisiteye, cinsel kimliklere yönelik tuhaf bir tutuculuk söz konusu ve bu tutuculuk sınır tanımıyor. Bir yandan özgürlüklerin yeniden var edilmesi tartışılıyor, diğer yandan insanı ürküten bir ırkçılığın ortasına düşmüş hissediyoruz kendimizi.
Böyle bir dünyanın yazarları, sanatçıları olarak ayrı diyarlarda farklı insanlarla buluşurken sanatın birleştirici gücünü görmek mutluluk vericiydi. Politikanın yanına en büyük direnme gücü olarak sanatı teğelleyebilmek; insanı insan yapanın masalara vurmak değil masaya oturup konuşabilmek olduğunu görebilmek. O zaman neden yerel ve genel politikaların sanatı, dolayısıyla düşünceyi hemen her fırsatta yok sayma eğiliminde olduğunu da çok net anlıyorsunuz. Masalara vurarak korku toplumu yaratmak kolaydır, buna karşılık endişeyi bertaraf edecek düşüncelere yelken açacak ortamlar yaratmak, yüzyüze bakarak hayal etmek pek zor ve külfetlidir.
Evet kim ne derse desin çağımızda sanata ve onun vereceği ilhama hemen her şeyden daha çok ihtiyacımız var. Sırf bu yüzden başta İstanbul Goethe Enstitüsü müdürü Claudia Hahn-Raabe, Fügen Uğur ve Çiğdem İkiışık olmak üzere bu projede emeği geçen bütün ekibe sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yolları, sanatı, edebiyatı, kültürü ve onların kendine has seslerini bizlere yeniden hatırlattıkları için... |